Yaylada Hayvancılık

Mayıs ayının son haftasına doğru koyunlar kırkılırdı. Eskiden kırklıkla kırkılan koyunlar, sonraları daha hızlı olan makasla kırkılmaya başlandı. Koyun yatırılır, kırkan kişi oturduğu vaziyette koyunun başını bacağının altına alır, önce karın ve yan taraflardaki sarkık yünleri, sonra dört bacağı bağlanmış hayvanın tüm yününü kırkardı. Bütün halinde kırkılan bu yüne “yapağı” denirdi; yapağılar siyah ve beyaz olarak ayrılıp çuvallanırdı. Siyah yünlerden erkekler için şalvar, aba (yün ceket) ve kılçan dokunur; beyaz yünden çorap, kazak örülür, çuvallık kumaş dokunurdu. Yünler Aladağ Çayı’nda tokaçla yıkanıp kurutulur, renklerine göre ayrı çuvallanır, ihtiyaç fazlası satılırdı. Bir-iki hafta sonra da kuzular kırkılırdı — kırkıldıktan sonra kuzularla koyunlar kokuları ve görüntüleri değiştiği için genellikle birbirini tanıyamaz olurdu.

Kuzular kırkılmadan önce erkek kuzular ve ihtiyaç fazlası dişi kuzular satılırdı; erkek kuzulardan bir-iki tanesi “koçluk kuzusu” olarak ayrılıp satılmazdı. Satılmayan kuzular, kısır koyunlar ve koçlar sürüden ayrılarak ayrı bir sürü oluşturulurdu — buna “yoz” denirdi. Böylece iki sürü olurdu: biri yalnızca sağmal (sağman) koyunlardan, diğeri kısır koyunlar, satılmayan kuzular ve koçlardan oluşan yoz sürüsü. Yoz davar genellikle evden uzak meranın uygun bir yerinde yatarken, sağmal sürü akşam eve gelir, ev yanındaki ağıllarda kalırdı. Bu koyunlar sabah, öğlen ve akşam olmak üzere günde üç kez sağılırdı: sabah çoban gideceği yönü söyler, koyun sahipleri de birlikte oraya giderdi (buna “davar yanına gitme” denirdi); koyunlar sağma ağılına sokulur, kapıda bekleyen sağıcı kadınlar çıkan koyunu sahibine göre sağıp bırakırdı — tüm koyunlar sağılınca çoban azığını yer, sağıcılar da süt dolu helkeleriyle evlerine dönerdi. Aynı işlem sabahleyin tekrarlanırdı.

Tecrübeli çobanlar, gece sürünün sık ya da seyrek yatmasından, sabahki bulutların kalınlığı ve hareket yönünden o günün havasını tahmin edebilirdi — yağmur beklenirse koyunları korunaklı yerlere, sıcak beklenirse serin yerlere götürüp otlatırlardı. İki-üç günde bir, hayvanların yattığı ağıllar süpürülür, gübre el arabasıyla (“kemre”) ağılın yakınındaki gübreliğe taşınırdı — bu işi sürüde koyunu olan herkes birlikte yapardı. Sabah koyunlar ağılı terk edip otlamaya gidince, boş ağıldaki yün artıklarını çocuklar toplar, köyün bakkalına götürüp incirle takas ederlerdi — bu incirleri büyük bir keyifle yerlerdi; sabahları çocuklar adeta boş ağıllara “hücum ederdi”.

Koyunlar, önceden anlaşılan bir sürü sahibine aylık gütme kirası karşılığında katılırdı; kira fiyatı herkesçe birlikte belirlenirdi. 1960’lı yıllardan önce yaylada 10-15 koyun sürüsü bulunur, her sürüde ortalama 500 hayvan olur, toplamda en az beş bin koyun yaylada bulunurdu. Cumhuriyet öncesinde, orman teşkilatı henüz kurulmamışken ve orman cezaları ağır olmadığı dönemde koyun yerine karakeçi beslenirdi — karakeçinin et ve süt verimi koyuna göre daha yüksekti, az yiyecekle doyar, kanaatkâr ve hastalıklara dayanıklıydı; ancak ağaç kabuklarını soyup taze sürgünleri yediği ve ormana zarar verdiği için, orman cezaları ağırlaşınca bu hayvan tamamen terk edilip koyunculuğa geçilmiştir. Koyunun yanında yerli sığırcılık da yapılırdı; saman ve yem verimi arttıkça zamanla kültür ırkı sığırcılığa geçilmiştir.

Her ailenin, bakabileceği saman ve yeme yetecek kadar sığırı olurdu. Yerli sığır ince kemikli, küçük yapılı, kanaatkâr bir hayvandı — az yer, yem olmasa bile sadece samanla yaza çıkabilir, hastalıklara dayanıklıdır ve merada rahatlıkla doyabilirdi. Sığırları yayla boyunca sığırtmaç güderdi; belli bir ücretle tutulan sığırtmaç, alacağı parayı hayvan sayısına göre bölerdi. Sığırtmaçlığı herkes yapamazdı — araziyi çok iyi bilmesi, mevsim şartlarına göre hayvanların doyacağı ve gezeceği yerleri tanıması, tüm sığırları ayırt edebilmesi gerekirdi; köylü bu işi kimin yapabileceğini iyi bilir, sığırtmaç bu konuda deneyimli kişiler arasından seçilirdi.

Akşam inekler gelmeden önce, buzağılar evin çocukları ve kadınları tarafından ev yakınlarından toplanıp getirilirdi. Buzağıların boynundaki bağlara “ponça” denirdi; buzağı ponçasından annesinin önüne bağlanır, annesi onu yalarken evin kadını ineği sağar, buzağıya yetecek kadar süt bırakırdı. Sonra buzağı serbest bırakılır, anasını tamamen emer; kalan süt varsa o da sağılırdı. Ardından buzağı ayrılıp buzağılığa (kümele) konur, kapısı kilitlenirdi. Aynı sağma ve emzirme işlemi sabah da tekrarlanır, sağılan inekler diğer sığırlarla birlikte sığırtmaca teslim edilirdi.

Hayvancılık, köyün gelir kaynaklarından yalnızca biriydi — bunun yanında başka işler de yürütülüyordu.


Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023