Kızık Yaylası’nın Tarihi: Romalılardan Türklere

Yeniçağa Tarihi adlı kitabın yazarı İdris Keleş’in araştırmalarına göre, Kızık Yaylası ve civarı Romalıların yerleşim alanıydı. Buranın florası (bitki çeşitliliği) son derece zengin olduğundan süt ve süt ürünleri çok kaliteliydi — Kızık Yaylası’nda üretilen yağ ve peynirlerin Roma Sarayı’na gönderildiği, bizzat kral ve saray tarafından tüketildiği anlatılır.

image

Kızık Yaylası’nın Roma devrindeki yerleşimini gösteren çok sayıda tarihi eser ve taş bulunmaktadır. Yayla Camisi’nin yanındaki “Ezan Taşı”, Maltepe’sinde Demirciler Yaylası’ndan gelen su ile Soku Yaylası’ndan gelen suyun birleştiği yerden getirilmiştir — bu taş, iki çift manda öküzü tarafından sürüklenerek taşınmıştır; getiren kişinin, İlyas Akman’ın babası, Eyüp Akman ile Mehmet Akman’ın dedesi Hafız Hoca olduğu söylenir. Karakilise’de bir kilisenin var olduğu da rivayet edilir. Aladağ Orman İşletmesi’nin kuzey tarafından çok sayıda tarihi eser ve taş çıkarıldığı bilinmektedir; ayrıca Kızık Yaylası’nın hemen alt tarafında, Aladağ Suyu kenarında yol malzemesi için kazı yapılmak istendiğinde çok sayıda tarihi eser çıkması üzerine kazı işlemi durdurulmuştur.

Romalılardan sonra bölgeye Türkler yerleşmeye başlamıştır. Kızık Yaylası dahil, etrafta çok sayıda köyün kendi yaylası bulunur. Türkler hayvancılıkla uğraştığından, hayvanlarının yazın ve kışın barındığı yerler farklıydı: kışlık yerler soğuklardan ve doğal afetlerden daha korunaklı olan köylerdi, yazlık yerler ise serin ve geniş çayırlıkların bulunduğu yaylalardı. Aladağ ve civarının bu geniş otlaklarını yayla olarak kullanmışlar, sezon sonuna kadar burada barınacakları yayla evleri yapmışlardır.

İlk zamanlar, havaların sıcak olduğu mayıs ortasından ağustos sonuna kadar bu evlerde kalındığından, evlerin soğuğa karşı korunaklı olmasına fazla önem verilmemiştir. Etraf geniş ve bol ormanlık olduğundan evler, yuvarlak ağaçların başları baltayla kertilip birbirine geçmeli şekilde inşa edilmiştir — evin dört tarafı yuvarlak ağaçlardan, köşeleri birbirine geçmeli “çantı” tekniğiyle yapılırdı; çantılarda hiç çivi kullanılmazdı. Ağaçların arasındaki hafif açıklıklar rüzgarın içeri girip çıkmasını sağlayarak evi iyi havalandırırdı.

image

Evin tabanı, yuvarlak ağaçların ikiye yarılıp bir tarafının düzleştirilmesi ve düzleşen kesimin yukarı gelecek şekilde döşenmesiyle yapılırdı — bu ağaçlara “mertek” denirdi. Çatıya kadar yığma ağaçla inşa edilir, çatı için ağaçlar baltayla yarılıp tahta haline getirilir (bu tahtalara “nacak tahtası” denirdi — hiç testere ve rende kullanmadan, sadece nacak/balta ile yapılırdı) ve bu tahtalar serilerek çatı oluşturulurdu. Tahtaların arasına, ortası boydan boya oyulmuş ağaç sırıklarla (“dünderme”) kapatılırdı — tahtalar dündermelenince yağmur eve hiç akmazdı. Köye geri göç edilirken evin kapısına içeriden bir sırık (“tırkaz”) dayanır, bu kapının kilitli kalmasını sağlardı; en son merdiven aşağı indirilirdi ki kimse içeri girmesin — merdiven, kalın bir ağacın kertilmesiyle yapılır, bir ucu yerde bir ucu evden dışarı uzanan ağacın üzerine konarak kullanılırdı.


Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023