Evin avlusunda çuvallar içinde bekleyen buğdaylar genellikle akşamdan öküz arabasına yüklenir, sabah erken alaca karanlıkta öküzler koşularak Karapınar’ın yolu tutulurdu. Erken gitmenin amacı, buğday yıkama sırasını kapmaktı. Karapınar’a varılınca araba oluğun kenarına çekilir, öküzler otlağa salınırdı. Güneş doğup hava ısınmaya başlayınca çuvallar açılır, buğdaylar oluğa dökülüp suyun içinde karıştırılırdı — buğdayın tozu, samanı ve kavuzu suyun üzerine çıkıp oluktan dışarı akıtılırdı. Temizlenen buğdaylar oluktan çıkarılıp yünden dokunan kılçanlar üzerine serilerek ıslaklığı giderilirdi.
Tüm buğdaylar yıkandıktan sonra çuvallara doldurulup arabayla eve taşınır, ertesi gün yerdeki kılçanlar üzerine serilip güneşte kurutulurdu — akşam kılçanın ortasına toplanır, ertesi gün tekrar serilir, arada karıştırılırdı. Bu işlem iki-üç gün sürer, buğdaylar tamamen kuruyunca tohumluk olanlar ayrılıp kilerin bir bölümüne, ekmeklik buğdaylar ise kilerin başka gözlerine konurdu. Bulgurluk buğdaylar ise kilere değil, ayrı bir çuvala konurdu.
Bulgurluk buğday, eşeğe yüklenerek mahallenin en alt tarafındaki Aşağı Pınar’a götürülürdü. Burada kazanın altında ateş yakılır, buğdaylar kazana doldurulup kaynatılırdı. Yeterince pişince ateş söndürülür, buğday kazandan boşaltılıp suyu süzüldükten sonra kılçana yayılırdı — bir yandan da yenirdi, pişmiş buğdayın tadı ve kokusu çok güzeldi, herkes doyana kadar yerdi. Akşama kadar kılçanda bekleyen pişmiş buğday, eşeğe yüklenip eve taşınır, ertesi günlerde güneşte kurutulmaya devam edilirdi — iki-üç gün sonra iyice kururdu (ısırınca çat diye kırılıyorsa kuruduğu anlaşılırdı). Aynı günlerde köyde herkes bu işi yapardı.
Buğdaylar kuruyunca dövme işi başlardı — bu işi mahallenin kadınları imece usulüyle yapardı. Bulgur, ağaçtan ya da taştan yapılmış dibekte dövülürdü; anlatılan mahallenin dibeği ağaçtandı ve sahibi belli değildi. Dibek, üst tarafı geniş, alt tarafı daha dar, çapı 70-80 cm, içi 10-15 kg buğday alacak yarım küre şeklinde oyuk, yerden yüksekliği 70-80 cm olan bir ağaçtı. İçine buğday konur, üzerine su dökülür, kadınlar dibeğin etrafına dizilip sırayla ağaç tokmaklarını buğdayın üzerine vururlardı. Kabukları soyulan buğdaylar dibekten çıkarılıp kılçana yayılır, işlem tüm buğdaylar bitene kadar (bitmezse ertesi gün de devam ederek) sürdürülürdü. Kuruyan bulgurlar kalburdan geçirilip kabukları rüzgarla ayrılır, kabuksuz kalan bulgurluğun bir kısmı keşkek için ayrılır, geri kalanından bulgur yapılırdı.
Hemen hemen her evde bir el değirmeni de bulunurdu: çapı 40-50 cm, yüksekliği 10 cm olan iki yuvarlak taştan oluşurdu. Alt taşın ortasındaki bir çiviye geçen üst taş, kenarındaki bir sapla çevrilirdi — genellikle yorucu olduğundan karşılıklı oturan iki kişi tarafından çevrilirdi. Değirmen döndükçe ortasındaki delikten avuç avuç bulgurluk buğday atılır, öğütme tüm buğday bitene kadar sürerdi. Elde edilen bulgurlar evde saklanır, zamanı gelince pilav yapılırdı; hiç öğütülmeyeni ise keşkek için saklanır, özellikle Aşure Ayı‘nda pişirilip yenirdi.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023