Mayıs ayının sonu ve Haziran ayının başlarında koyunlar kırkılırdı. Yıkanıp kurutulan yünler harallara doldurulup evin uygun bir yerinde depolanır, güve böceği yemesin diye içine naftalin konurdu. Kadınların fazla işinin olmadığı kış aylarında bu yünler eğrilerek iplik haline getirilirdi — bu işlem iğ ve kirman ile yapılırdı.
İğ, yaklaşık 35-40 cm uzunluğunda, alt ve üst uçlarına doğru konik şekilde incelen bir ağaç çubuktur; alt ucunun biraz üstüne “ağırşak” denilen, çapı 7-8 cm olan, ortası delik bir ağaç ağırlık takılırdı. Kırık bir cam bardağın alt kısmının bir tahtaya yapıştırılmasıyla oluşan çukura (“ilikmen”) iğ yerleştirilip döndürülür, yünün ucundan çekilen iplik böylece eğrilirdi — buna “yün eğirmek” denirdi. Ağırşak yerine artı şeklinde iki tahtanın havada çevrilmesiyle yün eğiren benzer bir alete de kirman denirdi.
Daha büyük miktarlarda ise çıkrık kullanılırdı: 60-70 cm çapında iki tahta tekerlek, aralarında 15 cm mesafeyle kızılcık ağacından bir eksene takılı bir düzenekti. Çıkrığın ayak ucundaki bir makara, tekerleklerle iplikle bağlıydı — çıkrık bir kez döndüğünde bu makara 60-70 kez dönerdi, bu da ucundaki demir iğin çok hızlı dönmesi anlamına gelirdi. Yünü eğiren kişi çıkrığı ayağıyla çevirir, demir iğin üzerine yapıştırılan yün didile didile iplik haline gelirdi. Çıkrıkla, iğ ve kirmana göre çok daha fazla ve hızlı yün eğrilebilirdi. Eğrilen iplikler yine çıkrıkta bükülürdü (“kavzamak”); bu kavzanmış iplikler kılçan ve elbiselik kumaş dokumada kullanılırdı. Köye çıkrıklar Sarpıcık ve Ekincik‘ten gelir, köylü bunları parayla ya da buğday, arpa veya fiğ karşılığında değiş tokuş ederek edinirdi.
Eğrilen bu iplikler, “ıstar” denilen bir düzenekte dokunarak kılçan ve çuvallara dönüştürülürdü. Istar; aralarında 2,5-3 metre mesafe bulunan, yerden tavana kadar uzanan iki paralel ağaçtan oluşan bir tezgahtı. Üstte ipliklerin bağlandığı, altta dokunan kılçanın sarıldığı “buranca” adlı makaralar bulunurdu. Yukarıdan aşağı inen ipliklere “eriş”, aralarına yatay geçirilen ipliklere “argaç” denirdi; eriş ipliklerinin arasındaki “varangelen” adlı yuvarlak ağaç yardımıyla argaç iplikleri sırayla geçirilip kirkit ile sıkıştırılarak dokuma ilerletilirdi. Dokunan kılçan, ihtiyaca göre çuval haline getirilirdi.
Kılçanlar, güz zamanı yağmurdan korumak için ot ve sapların üzerine örtülürdü — gözenekleri yağmur suyuyla dolup iplikler şiştiğinde su geçirmez hale gelirdi. Kara Keçi (Kıl Keçisi) tüylerinden yapılan “çöpür” kılçanları daha dayanıklı ve az su geçirenlerdi, ama Kara Keçi ormanlara zarar verdiği için üretimi ve sahiplenilmesi yasaklanınca köylü koyunculuğa yönelmişti.
Köylü, yiyeceğinden giyimine kadar hemen her şeyi kendisi üretirdi — para neredeyse hiç kullanılmazdı. Bazı kadınlar ömürlerinde hiç çarşı pazar görmemişti; bütün dünyaları Kaş Tepesi ile İdiriz Dağı arasından ibaretti. Naylon ve keten çuvallar henüz yoktu; yünden yapılan çuvallar oldukça ağır olurdu (boş bir çuval 4-5 kg gelirdi) ama son derece sağlamdı, eskidikçe yün iplik ve çuvaldızla onarılırdı.
Depodaki siyah yünler eğrilip büküldükten sonra pantolon, ceket ve bele sarılan kuşak kumaşı da dokunurdu — bu kumaştan yapılan pantolona “şalvar”, cekete de “aba” denirdi. Ne kadar soğuk olursa olsun insanı üşütmez, hem soğuktan hem sıcaktan korurdu. Eski insanlar bellerine yün kuşak sarar, kuşağın içindeki kında büyük bıçaklar taşırlardı — bu bıçaklar saldırı için değil, yolda vahşi hayvanlara karşı kendini korumak içindi.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023