Yazarın dedesi Bayram Özçelik, iki kız dört erkek olmak üzere altı kardeştir; dört erkek kardeşin üçüncüsüdür. En büyük kardeş, dedesinin ağabeyi Hacı Mehmet‘tir. Mehmet, Rumi 1303 (miladi 1897) yılında doğmuş, ancak nüfusa iki yaş küçük olarak, Rumi 1305 (miladi 1899) doğumlu diye kaydedilmiştir. Babasının tarafından sülalenin “Kocabbası”dır — Kızık Köyü’nde kardeş çocukları babalarının büyük kardeşine “amca” yerine “apça”, en büyük amcaya da “büyükbaba” yerine kısaltılarak “Kocabba” derlerdi; Ahmatlar’ın en büyüğü olan Mehmet, sülaledeki tüm çocukların Kocabbası’dır.
Mehmet, çocukluğunda mahallenin imamı Koca Mehmet (Göcemet) Hoca‘dan din eğitimi almış, ardından yakın köy Kuzgölcük’teki medresede okuyarak Kur’an ve Osmanlıca okumasını öğrenmiş, iyi bir din eğitimi almıştır. Delikanlı olunca, daha bıyıkları bile terlememiş genç yaşta, hocası Koca Mehmet’in kızıyla evlenmiştir. Çocuk sahibi olmadan, yeni evliyken askere gitmiş; 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşları’na katılmış, ardından Çanakkale’ye, oradan Kafkas Cephesi’ne gönderilip Ardahan’da Ruslara karşı savaşmıştır. Cephede, top arabasını çekenler arasında aynı köyden Mehmet Balcıoğlu ile karşılaşmış (Balcıoğlu, Ayşe, Fatma, Safinaz, Rabia, Hacer kardeşlerin babasıdır). Savaş sırasında büyük açlık çekmiş, atların pisliğinden ayıklayıp yıkadığı arpayı yediğini, soğuktan korunmak için atların yattığı ahırlarda uyuduğunu defalarca anlatmıştır. 1917 Sovyet İhtilali ile Rusların çekilmesi üzerine Osmanlı-Rus savaşı sona erince, askerin bir kısmı Mersin Limanı’na gönderilmiş; Mehmet de bu grupta vapurla Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden Aden Körfezi’ne, Yemen’e ulaşmıştır. Yemen’de savaşırken hastalanmış, çiğ “eşek baklası” (deli fasulyesi) yiyerek iyileşmiştir — “oğlum eşek baklası değil, o şifa!” dermiş. Hasta olduğunu bilen komutanı onu Mekke’ye göndermek istemiş; Mehmet “ben gidersem bu vatanı kim kurtaracak” deyince komutanı “ne vatanı, vatan mı kaldı, İstanbul’la irtibatımız kesildi, sen git” demiş ve Mehmet Mekke’ye gitmeyi kabul etmiştir. Mekke’de Hamidiye Alayı’nda askerliğini sürdürmüş, hac vazifesini yerine getirerek Hacı Mehmet olmuştur. Bu arada köye yazdığı mektup babasına ulaşmış; babası mektubu okutmak için Molla Hüseyin Hoca‘ya (Koca Hoca) gitmiş, Hoca mektubu önce sessizce okuyup “müjde Hüseyin, oğlun hacı olmuş, bu mektup Mekke’den geliyor” diyerek babasına sesli okumuştur — askere gittiğinden beri gelen ilk ve son mektup bu olmuştur. I. Dünya Savaşı bitip Mondros Mütarekesi’yle asker terhis edilince Hacı Mehmet de 11 yıllık askerlik hayatının ardından memleketine, yayan olarak yola çıkmıştır.
Evinin kapısına geldiğinde birkaç kez çalmış; annesi kapıya çıkıp karşısında bir “sahil” (dilenci) görmüştür — o dönem sahillere para verilmez, biraz ekmek, buğday, arpa ya da eski giysi verilir, aç olanların karnı doyurulurdu; vermeden önce türkü ya da ilahi söylemeleri istenirdi. Annesi “kapıda bir sahil var, ne istiyorsa verin gönderin” deyince, kapıya çıkan “ne istiyorsun dayı” diye sormuş; adam “ben sizin oğlunuzum, ben Mehmet’im” demesine rağmen “hayır, sen Mehmet değilsin, bizim böyle oğlumuz yok” cevabını almıştır — askere giderkenki haliyle hiç benzemiyordu, saçı sakalı uzamış, elbisesi ve çarıkları yırtık pırtıktı. Tam o sırada davar gütmeden dönen Bayram (yazarın dedesi), kapıdaki adama dikkatle bakıp alnındaki bir benden tanıyarak “bu benim ağabeyim” demiş ve eve almışlardır — evlilik ümidini kesip baba evine dönmek üzere olan hanımı da böylece onu geri kazanmıştır.
İlk hanımının vefatından sonra köyde “Kaba Gelin” denen dul bir kadınla evlenmiştir — Kaba Gelin, Hüseyin Ateş’in halasıdır, bir erkek üç kız kardeştirler; kız kardeşlerinden Ayşe Hacımuratlara, Emine ve Kaba Gelin ise Tokuşlara abi-kardeşle evlenmiştir. Kaba Gelin’in ilk kocası, köyün kuzeybatısındaki Kayadibi’nden davar gütmeden dönerken bir ıhlamur ağacının dibinde hastalanıp vefat etmiş (ağaç hâlâ evin yakınında durmaktadır); ardından Midillerin Koca Ahmet’le, onun ölümünden sonra da Hacı Mehmet’le evlenmiştir. Kaba Gelin, Hacı Mehmet’ten dokuz yıl sonra, 1967 yılı Nisan veya Mayıs ayında Kızık Yaylası’nda vefat etmiştir.
Ahmatlar’ın Hacı Mehmet, son derece usta bir adamdı: babadan kalma çamdan sepet ve kasnak yapma işini çok iyi bilir, öküz arabası tekerleği yapabilen köydeki birkaç ustadan biriydi — yaptığı tekerlek “top”ları, traktörler öküz arabalarının yerini alana kadar sağlam kalmıştır. Çamdan sepet yapmak ayrı bir ustalık işiydi: sepet olacak “kös” çamlar özenle seçilir, liflerine ayrılıp tahta haline getirilir, enine örülenlere “eriş”, boyuna örülenlere “argaç” denirdi; en büyük sepete Karban, ardından Saman Sepeti, Denk Sepeti ve elde taşınan Tezgere gelirdi — denk sepetleri at ve katırların iki yanına çift olarak yüklenirdi. Çember tahtalarının fazlası iç içe geçirilip “kasnak” yapılır, bu kasnaklar Romanlara satılıp elek ve kalbur yapımında kullanılırdı. Öküz arabası yapımındaki asıl ustalık dingil takmaktaydı — iyi takılmamış dingil arabayı sağa sola kaydırıp öküzleri yorardı; Hacı Mehmet bu işi de iyi bilirdi.
Takımları — testere, keser, rende, burgu, ıskarpela ve baltalar — her zaman son derece bakımlı ve temizdi; parasını herkesle paylaşsa da takımlarını babası dahil kimseye vermezdi: “oğlum, takım oyulursa bozulursa iş yapamazsın, takımına gözün gibi bakacaksın” derdi. Her takımın yeri belliydi, iş yapacağı zaman hiç aramadan bulurdu; bir yere gidecekse hazırlıklarını akşamdan tamamlardı — “hazırlıklarınızı akşamdan yapın” diye öğüt verirdi.
Gençliğinde aldığı iyi din eğitimiyle, Kur’an-ı Kerim’in yanında birçok Osmanlıca dini kitaba sahipti — bunlardan biri Muhammediye‘ydi; vefatından sonra bu kitabı dedesi almış, boş zamanlarında sesli okuyup ailece dinlemişlerdir. Mahalle mektebinde cemaate ve gençlere dini kitap ve hikâyeler okuyup nasihat ederdi; çok saygın bir kişiliği vardı — bir topluluğa girdiğinde, köyün zenginleri için bile ayağa kalkmayan kişiler dahi ona olan saygısından ayağa kalkardı.
Bir gün Mosingilin Mehmet, Karabacak ve Yakup Çavuş askerden yeni dönmüş, ceketleri omuzlarında sokakta sohbet ederlerken Hacı Mehmet yanlarından selam vermeden geçmiş; geri geldiklerinde “Hacı Dayı, niye selam vermedin” diye sorduklarında, “gençler kusura bakmayın, selam verecek yerinizi bulamadım — insan ya ceketini eline alır ya da diğer omzuna atar, ceketi tek omzunda olana selam verilmez” demiş, gençler özür dileyip bir daha bu hatayı yapmamıştır — herkese hatasını çekinmeden yüzüne söyler, kimse ona kızıp darılmazdı. Bir Ramazan günü, yayladan köye inerken Yassıdağ’a varan Bayram Eryılmaz‘ın hem oruç tutmadığını hem de sigara içtiğini görünce karşılaştıklarında iki tokat atmış; Bayram Eryılmaz yaşına ve saygınlığına duyduğu hürmetten hiçbir şey diyememiş, her Ramazan sigara içerken bu iki tokadı hatırlayıp anlatırdı.
Kızık Köyü’nde büyük davalar dışında kimse mahkemeye gitmez, anlaşmazlıklar köy içinde, muhtar heyeti aracılığıyla çözülürdü; bu anlaşmazlıkları çözebilen kişilerden biri de Hacı Mehmet’ti. Şikâyetçiyi, şikâyet edileni ve şahitleri güzelce dinler, değerlendirmesini yapıp haklı olanı söylerdi — verdiği karara kimsenin itiraz ettiği görülmemiştir. Bu yüzden köyün değişmez azasıydı; her muhtar onu yanında aza olarak görmek isterdi. Bu özelliği sayesinde çevre köylerdeki, hatta köye geçici gelip göçen Roman vatandaşların dahi anlaşmazlıklarını çözer, herkes anlaşmazlıklarında ona başvururdu.
Köyümüzün sevilen, saygı duyulan kişilerinden Hacı Mehmet, 1958 yılı sonbaharında, 71 yaşında aramızdan ayrılmıştır. Mekânı cennet olsun.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023