Arif Arslan (Arif Bey)


Rumi 1319, miladi 1903 yılında Kızık Köyü’nde doğmuştur. Babası Kuzey Mahalle’den Karametlet (Kara Mehmetler) sülalesindendir; Sarı Abdullahlar (Çömezler) sülalesinin hiç oğlu olmadığından bu aileye damat girmiştir. Arif, Mustafa ve Abdullah adlı üç oğlu, iki kızı olmuştur — kızlarından biri Yonuzlar sülalesinden Mustafa Ay (Kör Hoca) ile evlenmiş (bu evlilikten Yunus, İsmail, Hatice ve Sakine adlı çocukları olmuştur), diğeri İbrahim, Yakup ve Mehmet Çiftçi kardeşlerin annesi olmuştur. Arif Arslan’ın babası, Seferberlik‘te beş çocuğunu köyde bırakarak silah altına alınmış ve Çanakkale Savaşı‘nda şehit düşmüştür.

08 arif arslan


Arif, küçük yaşta evinin geçimini sağlamak ve kardeşlerine bakmak için çalışmak zorunda kalmış, ölümüne kadar ailesine büyüklük ve babalık rolü üstlenmiştir. Tarla ziraati bakımından köyün en zenginleri arasında olmasa da arazisi oldukça geniş ve verimliydi; büyük ve küçükbaş hayvan sayısı da fazlaydı. 1960’lı yıllara kadar bir kıl keçisi sürüsü vardı — bu keçileri büyük oğlu Hasan güder, küçük oğlu Necati ile birlikte çiftçilik işlerini yapardı. Kızı Zeynep, maddi durumu oldukça iyi olan Yakup Çavuş‘un hanımıydı.


Kendisine “Arif Bey” derlerdi; hoş sohbet bir adamdı, lafı dinlenir, çayı içilir, yemeği yenirdi. Yoksullara ve darda kalanlara yardım etmeyi severdi — tarla alan, ev yapan, düğün yapan kişiler ondan yardım isterdi, o da elinden geldiğince yardım ederdi. Bir gün evine gelen Durmuş Yaman (Akif’in Durmuş), üçüncü evliliği için düğün parasına ihtiyacı olduğunu söyleyip sofraya oturmamış, “para vermezsen yemek boğazımdan geçmez” demiştir; Arif Bey cüzdanından istediği parayı vermiş, “elin bollaşınca ödersin, acelesi yok” diyerek borcuna bir vade koymamıştır — Durmuş da mutlu bir şekilde yemeğini yiyip çayını içmiştir. Durmuş Yaman’ın ilk hanımını aynı köyden Hüseyin Ayerlilaya (İncebey) elinden almış, ikinci hanımı Kuzgölcük Köyü’nden olup geçinemeyip terk etmiş, üçüncü hanımını ise Karca Köyü Kıran Mahallesi’nden Raşit’in kızı olarak almıştır — bu evlilikten Murat, Muradiye ve Melike adlı çocukları olmuş, kendisi 2000’li yılların başında vefat etmiştir.


Arif Bey, Güney Mahalle Camisi‘nin yapımına maddi ve işçilik olarak büyük katkıda bulunmuştur. Caminin yapım işi komşu Kabak Köyü’nden Hasan Demir (“Ayıcı”)‘ye verilmiş — köylüler onu yemek ve barınma konusunda sırayla ağırlayacak, inşaat bitince de belirlenen ücret ödenecekti. Ayıcı, işini ağır ama son derece sağlam yapardı: yağmurlu ve sisli havalarda tahta çakmaz, tahtaları önce öğlenleri güneşe çıkarıp bir-iki saat güneş gördükten sonra rendeleyip çakardı — “iş sağlam olmaz, tahtalar sonradan açar” derdi. İnşaata 1959 yılı sonbaharında, yardımcısı olan oğlu Mehmet’le başlamış, 1960 yılı sonbaharında tamamlamıştır; yaptığı kapılar ve pencereler aradan geçen onlarca yıla rağmen hiç deforme olmadan, hâlâ ilk günkü gibi sağlam durmaktadır. Mahalleli pazarlık sistemi bir noktada tıkanınca (“ustanın oğlu yok, kime bakacağız” diye homurdananlar çıkınca), Arif Bey Ayıcı’yı yanına çağırıp “cami bitene kadar sana ben bakacağım” demiş ve caminin tamamlanmasında belirleyici bir rol oynamıştır.


Bir gün Seben’de karşılaştığı Yuva Köylü bir arkadaşının oğlu Aslan‘ın eğitimine sahip çıkmış, “bu çocuğu Kızık’ta okuturuz, ben bakarım” diyerek evine getirmiş; Aslan, Kızık İlkokulu’nda 4. ve 5. sınıfı okuyup diplomasını almış, sonra Bolu’da terzi çıraklığı yapmış, ardından açtığı bakkal dükkanını markete çevirmiş — bugün Bolu’nun en bilinen marketlerinden biri olan **”Aslan Gıda”**nın sahibidir. 1964 yılında, komşusu Kadri Hitit (Gadirin) hastalanıp Beypazarı’ndaki ünlü bir doktora gitmek isteyince, Arif Bey hasta haliyle yola çıkamayacağını düşünüp beygirini vermiş, oğlu Necati‘yi de ona eşlik etmesi için göndermiştir; Kadri Hitit muayene ve ameliyat olup iyileşmiş, Arif Bey ise hiçbir karşılık kabul etmemiştir. 1950’li ve 1960’lı yılların başında, buğdayın kıt ve kıymetli olduğu dönemlerde, hayvanlarına yem-saman, kendilerine ekmek bulamayan ailelere yem, saman, ekmek ve para yardımında bulunmuştur.


Ormanların devlet idaresindeki istihsal düzeninde, maktalardan (belirlenmiş orman bölmelerinden) kesilen ağaçları işleyen çalışma gruplarına posta denirdi; postalar damgalanan ağaçları kesip tomruk ya da direk haline getirir, bu işe karşılık kesim parası, tomrukları öküz arabalarıyla depolara taşıma işine karşılık da çekim parası alırlardı. 1960 yılında, Kartal Kaya bölgesindeki bir maktada kesim yapan Arif Bey ve postası, yaylaya oldukça uzak olan bu maktada geceleri de kalarak çalışırken yiyecekleri tükenmek üzeyken, oğluna seslenip “Oğlum Necati! Gel buraya, atla yağıza, 2 okka yağ, 3 okka şeker, 10 ekmek, çabuk git çabuk al da gel, bitmeyecek bu maktası” diye seslenmesi köyde hâlâ anlatılan bir anekdottur. Arif Bey işlerinde son derece acelecidir — güzün çok erken kalkar, evdekileri de erken kaldırırdı; “oğlum güzün uyku uyunmaz, güzün hasta olunmaz, uyuyacaksan kışın uyu, hasta olacaksan kışın hasta ol” derdi. Bir defasında Karabelen’deki tarlayı dünürleriyle birlikte biçmeye gidecekleri sabah, gece 00:30’da uyanıp havanın aydınlık olduğunu görünce evdekileri uyandırıp Kuz Mahalle’deki dünürlerinin kapısını çalmış, “haydi kalkın Karabelen’e gidiyoruz” demiş — saate bakıp henüz gece yarısı olduğunu fark etmişlerdir.


Cuma namazından çıkınca yabancı birini görse evine davet eder, yemeğini verir, çayını içirirdi; evi cumaları hiç misafirsiz kalmazdı. Bir akşam Kızık Yaylası’na bir beygirle gelen, karanlığa kalmış üç çerçi kardeşi (Hikmet, Fikret ve bir diğer kardeş) — Bolu’nun Aşağı Söğüt Köyü’nden gelip yaylanın uzaklığını bilmedikleri için geç kalmışlardı — evine alıp ağırlamış, köylüler de günlerce bu çocuklara yemek getirip köy odasında misafir etmiştir; bu tanışıklık kalıcı bir dostluğa dönüşmüş, kardeşlerden biri sonradan Bolu’da tuhafiye dükkânı açarak şehrin sayılı tuhafiyecilerinden biri olmuştur. Arif Bey, yardımsever ve misafirperver olduğu kadar doğru sözlü bir adamdı; kavga edenler şikâyetlerini ona anlatır, o da haklıyı haksızı ayırt edip söylerdi — haksızlığa hiç tahammül edemezdi. Her türlü aracını kendisi yapacak kadar da elinden iş gelen biriydi.


1980 yılı Temmuz ayı başlarında, Kızık Yaylası’nda vefat etmiştir. Ölümünden bir akşam önce, yaylada “Tembel Tahtası” denen oturma yerinde uzun bir sohbet etmiş; ertesi sabah, evinin arkasındaki ağılda torunu Sabahat‘ın yığdığı otları nereye koyacağını tarif ederken aniden yere yığılmış, yakındaki çeşmeden getirilen suyu yazarın babası verirken son nefesini vermiştir. O akşam, oradan geçen komşusu Arif Çakmak‘a seslenip “bir yere ayrılma, sabah benim selamımı vereceksin, evin damına çık, şu iki bacanın arasından selamımı ver” demiş, o gece sabaha kadar sıkıntıdan uyuyamamış, “sabaha çıksam da güneşi bir görsem, güneşi gördükten sonra canımı al ya Rabbim” diyerek son gecesini geçirmiştir. Arif Bey, gerçekten de lakabına yakışır bir biçimde beyefendi, “adam gibi adam” bir kişiydi; köyümüzde derin izler bırakmıştır. Nurlar içinde yatsın, mekânı cennet olsun.



Kaynak:

BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)

İstanbul – 2023