Herkler bitince yaylaya göç hazırlıkları başlardı — göç genellikle mayısın onundan sonra yapılırdı. Cuma namazından çıkınca köyün muhtarı ya da görevlendirdiği biri göç gününü yüksek sesle ilan ederdi. Göçten bir-iki gün önce soğanlı-peynirli pideler, ardından tereyağlı gözlemeler yapılır, taze yumurtalar kaynatılırdı — yumurtalar beyazsa soğan kabuğuyla kaynatılarak kahverengiye boyanırdı.
Göç arabası özenle hazırlanırdı: arabanın altına, önden arkaya 4-5 metre uzunluğunda, arabanın altını tamamen kapatacak genişlikte bir “göç tahtası” konur; iki yanına kalın ağaç sırıklar (“altlık”), üzerlerine de önden arkaya **”seren”**ler takılır, arabanın altından serenlere doğru kılçanlar gerilirdi. Arabanın ön tarafına büyük bir çam tahtasından yapılmış “karkap sepeti” (içinde tava, tencere, çanak-çömlek, kaşıklar) ve arka tarafına “takım sepeti” (testere, balta, keser, çekiç, kerpeten gibi aletler) yerleştirilirdi. Sepetlerin ön tarafına yorgan ve döşekler konur, aradaki boşluğa “yatak” denirdi — kadınlar ve çocuklar yolculuğu burada geçirirlerdi.
Arabanın üzerine ortadan önden arkaya bir sırık çekilip üzerine kilimler örtülürdü — bunlar başka hiçbir yerde bulunmayan, sadece Kızık Köyü’ne özgü çakmaklı Kızık kilimleriydi: beyaz, kırmızı, mavi, sarı ve yeşil renkleriyle adeta bir renk cümbüşüydü. Bu kilim köyün bayrağı sayılırdı — “bu kilim nerede varsa orada bir Kızıklı vardır” denirdi.
Göç gününden bir gün önce tüm hazırlıklar tamamlanır, ertesi sabah erkenden yola çıkılırdı. Güney Mahalleliler, mahallenin kuzeyindeki yüksek tepe Kaş’tan giderdi — öküzler arabayı çıkarmakta zorlanır, bir arabayı iki çift öküz çekip çıkarırdı; buna “şıvgar” denirdi. Kaş Tepesi’nden güneye bakılınca Aşağı Mahalle, Kuz Mahalle, Güney Mahalle ile Ören ve Karaağaç gibi ara mahalleler bir arada görünür; kuzeye bakılınca Gökçukur, Aladağ Suyu boyunca Karca Köyü ve Sebenardı (Sığır Kuyruğu) köyleri görünürdü. Bütün mahalle Kaş’a çıkınca hareket başlar; doğuya doğru Oluklu, Yumrutaş geçilip Ziredalı’ndaki ahlatın yanında köyün diğer mahallelerinden gelen göçlerle birleşilirdi — tüm arabalar Kızık kilimiyle örtülü olurdu.
Köyde bu sırada ziraat korucularından başka kimse kalmazdı; onların görevi, ekili-dikili alanları başka köylerden gelen hayvan ve kişilerden korumak, hırsızlığı önlemekti. Korucular, göçe yakın bir Cuma namazından çıkınca tüm köyün önünde eksiltme ihalesiyle tutulur, genellikle iki, bazen üç kişi olurdu. Ahlatın yanında bu korucular bohça yayar, her araba onlara pide ve gözleme bırakırdı.
Göç arabaları bazen Olcaklar’da, bazen Taşlıyayla (Yazı)’da Koğul Kuyusu’nun yanında mola verirdi — herkes bir araya gelir, yeni elbiseler giyilir, ortalık bir şenlik yerine dönerdi; yemekler yenir, sohbet edilir, birbirini uzun süredir görmeyen eş-dost-hısım-akraba hasret giderirdi. İki-üç saat sonra öküzler tekrar koşulup Yassı Dağ’a doğru yola devam edilirdi. Yolda göçün karşısına yayladan gelen çocuklar çıkardı — buna “göç karşılama” denirdi; çocuklara gözleme ve haşlanmış yumurta verilirdi. Yol boyunca bohça yayan yoksul kişilere de gözleme ve pide bırakılırdı. Değirmi Çayır’a gelindiğinde köyün sığırtmacı bohça yayar, ona da gözleme ve pide verilirdi — köyün belli başlı sığırtmacı Akif Yaman idi (Cemalettin ve Durmuş Yaman’ın babası); herkesin sığırını tanır, kaybolan bir sığırın en son nerede görüldüğünü ve nereye gitmiş olabileceğini bilirdi. Uzun boylu, ayağının birini yana ata ata yürür, kaz bağırmasına benzer sesi kilometrelerce uzaktan duyulurdu.
Yol ağzından çay kenarına gelindiğinde jandarma karakoluna da gözleme ve pide verilirdi — şimdiki köprünün başına varmadan sağda ahşap bir karakol binası bulunurdu; birkaç jandarma burada kalıp civar yayla ve köylerin asayişini sağlar, kış aylarında yollarda mahsur kalanlara yardım ederdi. Çay kenarında tüm arabalar birbirini bekler, herkes tamamlanınca birlikte hareket edilip yaylaya varılırdı. Göç arabası boşaltılır, eşyalar yerleştirilir, sofra kurulurdu — mantı yemek bir gelenekti: yoğurtlu mantı, köyden getirilen haşlanmış yumurta, gözleme ve pide birlikte yenirdi.
Ertesi gün ve sonraki iki-üç gün boyunca öküz arabalarıyla ihtiyacı karşılayacak kadar odun taşınırdı — odunların kuru olmasına dikkat edilir, kerestelik ağaçlar, taze fidanlar ya da yaş ağaçlar asla kesilmezdi; herkes ormanı kendi malı gibi korur, zarar verenler ayıplanırdı. Odun taşıma bitince öküzler Karakilise (Karakirse)’ye öküzcülere katılırdı — göçten önce eksiltme ihalesiyle tutulan öküzcülere, belirlenen ücret öküz sayısına bölünerek ödenirdi. Öküzcü, göçün ertesi günü öküzleri gütmeye başlar, köye dönülene kadar onları Karakirse’de (yaylanın güneydoğusunda, 7-8 km uzaklıkta geniş bir otlak) güderdi; öküzler gündüz merada otlar, akşam öküzcülerin nezaretinde orada yatardı — hava çok yağmurluysa öküzcüler hayvanları yaylaya getirir, hava düzelince tekrar Karakirse’ye götürürlerdi.
Böylece köyde ziraat korucularından başka kimse kalmaz, köylü tamamen yaylaya göçmüş olurdu. Mayıs ortasından temmuz başına kadar yaylada kalınır, orada yapılması gereken işler yürütülürdü.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023