Köyümüzde İlkbahar: Baharın Gelişi

kardelen

Mart ayı gelmeden, cemreler düşmeden önce köyün her tarafı bembeyaz karla kaplı olurdu. Cemreler düştükten sonra önce “an” denilen dik eğimlerin başları açılır, sonra tarlalar alacalanmaya başlar, kar yavaş yavaş kalkardı. Son cemrenin toprağa düşüp toprağın ısınmasıyla kar önce köyün alt taraflarından ve güneşi daha çok gören Güney Mahalle’den kalkar, kademe kademe köyün üst kesimlerine doğru ilerlerdi. Cemre, ateş parçası ya da kıvılcım anlamına gelir; toprağa düşen cemreler, toprağın üzerinde kırmızıya çalan sarı bir alev olarak kendini gösterir — buna “çiğdem” denirdi. Kar tamamen kalktıktan sonra her taraf sarı-kırmızı çiğdemle kaplanır, sanki çiçekli bir halı gibi görünürdü; çiğdem, toprak gibi, anne kokusu gibi kokardı.

image

Köyün çocukları çiğdem toplamaya başlardı, ama fazla toplarlarsa “Çiğdem Dede” denen çiğdemin korucusu onları kovalardı — aileler de çocuklarına fazla çiğdem toplamamalarını, Çiğdem Dede’yi kızdırmamalarını tembihlerdi. Topladıkları çiğdemleri şapkalarına ya da elbiselerinin görünen yerine dikip bir-iki gün öyle gezerlerdi. Çiğdemin, toprağın 10-15 cm altında fındık büyüklüğünde bir kökü vardır; çocuklar bu kökü severek yerdi — ama gök gürlemeden önce yenirse yiyenin kel olacağına inanılırdı, bu yüzden çocuklar önce birbirlerine “gök gürledi mi?” diye sorar, gürlediyse yerlerdi. Gök gürlemesi kış mevsiminin bittiğinin işaretiydi; gürleyince evin üst katından alt katına inen merdivenden bir kalbur yuvarlanır, devrilen kalburun ağzı yukarı gelirse o yıl bolluk, aşağı gelirse kıtlık olacağına inanılırdı. Çiğdemlerden sonra nevruz ve mayıs çiçekleri açar, taşların altından karıncalar kaçışır, kuşlar cıvıldar, dere kenarındaki söğütler (özellikle Yayman Dere kenarındakiler) yeşillenmeye başlardı.

Çocuklar, yaprak çıkarmaya başlayan söğüt ağaçlarının kabuğundan ve dallarından düdük, poru ve kaval yapardı — bu ustalığı büyüklerinden öğrenirlerdi. Bu sırada söylenen bir tekerleme vardı:

“Kav kavladı,
Derelerde sıçan avladı,
Eller yaylaya göçmüş,
Sen niçin göçmüyorsun?
Kadı kırangudukırangudugongongon!”

Köyün her tarafından duyulan düdük, poru ve kaval sesleri insanlara neşe verir, baharın geldiğini herkese duyururdu.

Köyün batısında, oldukça düşük rakımlı Kabak Köyü ve onun Gölcük Mahallesi bulunur; ağaçlar önce orada yeşerip çiçek açardı — yukarıdan bakıldığında bu çiçekli ağaçlar sanki üzerlerine kar yağmış gibi bembeyaz görünürdü. Bu beyazlık bir hafta sonra kademe kademe Kızık Köyü’ne ulaşır, köydeki meyve ağaçları da bembeyaz çiçek açardı, her taraf mis gibi kokardı. Mayısın 6’sı, Hıdırellez’le birlikte guguk kuşu ötmeye başlar, bu müzikal ve insanı mutlu eden ses iki ay boyunca zaman zaman duyulurdu. En son İdriz Dağı’nın yükseklerindeki meşe, gürgen ve akçaağaçlar yeşile yakın sarı bir renkte yaprak açar, her gün rengi koyulaşarak koyu yeşile dönerdi (İdriz Dağı’nın dorukları ise yaz kış aynı koyu yeşil renkte kalan köknar ormanlarıyla kaplıydı).

Her taraf yeşillenip otlar büyüyünce sofralardaki yemekler de değişirdi — kabalak, mancar (şeker pancarının yabanisi), koyundili, acıkulak gibi yabani otlar toplanıp üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek yenirdi. Eskiden plastik ve çelik kaplar olmadığından bakır ve toprak kaplar kullanılırdı; toprak kap dayanıksız olduğundan uzağa bir şey taşınmazdı. Bakır kaplar her yıl kalaylatılır, köyün kalaycısı aynı tarihlerde yaylaya gelip sırayla tüm köyün kaplarını kalaylardı. Yoğurdun kapağı olmadığından, ezilmemesi için yayladan beygirlerle, bez torbalar içinde süzülmüş halde köye getirilirdi — beygiriyle köye giden birinden torbadaki yoğurdu götürmesi rica edilir, yoğurt beygirin semerinde bez torba içinde asılı olarak sahibine ulaştırılırdı.

Bu dönemde hayvanlar da harekete geçerdi: kar tamamen kalkıp toprak ısınınca, kışın hep saman yediğinden zayıf düşen sığırlar köyde meraya salınır, yeşillik yemeye başladıkça yeniden güç toplardı. Yaylaya çıkmadan önce kuzu ve oğlaklara “en vurma” işlemi yapılırdı — iki kişi tarafından yürütülen bu işlemde biri hayvanı tutar, diğeri bıçakla kulağın belirli yerlerini keserek işaretlerdi; bu işaretler hayvanın ömrü boyunca kulağında kalırdı. Her ailenin eni farklıydı ve köyde herkes birbirinin enini bilirdi — bu sayede kaybolan bir hayvan bulunduğunda kulağındaki enden sahibine ulaşılabilirdi; buzağılara da aynı şekilde en vurulurdu.

Eksiltme ihalesiyle köyün sığırtmacı tutulur; önce koyunlar, havalar biraz daha ısındıktan bir-iki hafta sonra da sığırlar yaylaya çıkarılırdı. Köy ile yayla arası 18 km, yürüyerek yaklaşık 3 saatlik bir mesafedeydi; yayla, köyün kuzeydoğu istikametinde yer alırdı. Ev halkının bir kısmı yaylaya gidip koyun ve sığırlarla ilgilenir, geride kalanlar ise köyde tarla işleriyle uğraşmaya devam ederdi.


Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023