Kışın hayvanlara erkekler ve kadınlar ortaklaşa bakardı: ahırın temizliği, hayvanların yiyecek ve yemlerinin hazırlanıp taşınması genellikle kadınlara, suya götürüp getirme ve hayvanları sulama işleri ise erkeklere düşerdi. Bunun dışında erkekler mektebe giderlerdi. Mektep, caminin yanında bulunan, köylünün bir araya geldiği ve çocukların mahallenin hocası tarafından okutulduğu büyük bir odaydı. Öğle namazından önce mektepte toplanılır; çocukların okuma işi bitince mahallenin erkek cemaati de mektebe gelip namaz vaktine kadar oturup sohbet ederdi, ardından camiye geçilip namaz kılınırdı. İkindi ve yatsı namazlarından önce de yine mektepte oturulup sohbet edilirdi — günlük işler, problemler, başlarından geçen olaylar anlatılır, halk hikâyeleri konuşulurdu. Genellikle büyükler konuşur, küçükler dinlerdi; söz verilirse küçükler de konuşabilirdi. Oturma düzeni yaşa göreydi — en yaşlılar ocak başında, yaş sırasına göre kapıya doğru otururlardı; yer kalmayınca küçükler kapıya yakın oturur ya da ayakta beklerdi.
Mektebin kendi kütüphanesinde çeşitli dinî, tarımsal, hayvancılık ve sağlık bilgileri içeren kitaplar ile hikâye ve masal kitapları bulundurulur, ilgilenenler bu kitaplardan faydalanırdı. Hoca (imam), köylü tarafından pazarlıkla, yıllık belli bir ücretle tutulurdu; bu ücret mahalledeki 15 yaş üstü erkek çocuklara bölünerek hane başına düşen miktar her hane tarafından ödenir, hocaya helallik alınarak teslim edilirdi. Hocanın yiyip içmesi mahalleye aitti. Her hanenin “hoca nöbeti” denen, yıllardır değişmeyen bir sırası vardı — sırası gelen hane, mektebin suyunu, mektep ile caminin odununu, aydınlatma için gaz yağını ve hocanın yemeğini temin ederdi. Hoca, mektep ve caminin açılıp kapanmasından, temizliğinden de sorumluydu; tutulurken çocukların okutulması şartını da kabul ederdi.
Akşamüzeri çocuklar okuldan gelince mektebe gidip hocadan ders alır, hoca onlara dinî bilgileri, namaz surelerini, isteyen çocuklara Kur’an okumayı öğretirdi — okula gitmeyen ya da okulu bitirmiş çocuklar da hocadan ders alabilirdi. Bu okutma işi şubat tatilinde ve hafta sonlarında sürer, nisan ayında son bulurdu; artık çocuklar tarım işlerinde anne babalarına yardım etmek zorunda kalır, hocanın da görevi biterdi — ya ertesi yıl için yeniden pazarlık yapılır ya da başka bir hoca tutulurdu.
Yatsı namazından önce yine mektepte biraz oturulup sohbet edilir, namaz vakti toplu halde camiye geçilirdi. Namazdan sonra önceden belirlenen bir aileye gidilir, yatma vaktine kadar sohbet edilirdi — günlük işler, çözüm bekleyen problemler, geçmişten anılar, masallar ve hikâyeler konuşulur, ev sahibinin yaptığı börek, çörek, çerez ve meyveler ikram edilirdi. Bu toplanmalar kış boyunca her akşam başka bir ailede tekrarlanırdı. Her ailenin bir misafir odası vardı — evin en iyi şekilde döşenip temizlenen odası. Yatsı namazından çıkınca kimin misafir odasında ışık yandığı belli olur, herkes o eve giderdi. Radyo, televizyon ve gazetenin olmadığı o devirlerde misafir, heyecanla beklenen bir haberdi — herkes büyük bir dikkat ve suskunlukla dinler, yeni bir şeyler öğrenmeye çalışırdı. Misafir kalıcıysa ertesi gün başka bir aile onu davet eder, bu davetler misafir köyden ayrılana kadar sürerdi; gittikten sonra da günlerce “misafir şunu dedi, bunu dedi” diye konuşulur, değerlendirmeler yapılırdı.
Erkekler bazen iki gruba ayrılıp “altı kol” (altmış bir) adlı iskambil oyunu oynardı — bu oyun ya helvasına ya da tavuğunaydı. Tavuk ve helva önceden alınır, sofraya hazırlanırdı; bir kısmı da ev sahibine bırakılırdı. Kaybeden taraf masrafları öder, herkes birlikte eğlenirdi.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023