Herk otları ve fiğler, anız bırakmamak için genellikle elle yolunurdu. Tarlada anız kalmaması daha çok saman yapmak demekti — saman çok kıymetliydi, bittiği zaman satın almak ve taşımak çok zordu; herkes samanı kadar hayvan besleyebilirdi. Tırpan anız yaptığı ve başak dökülmesine sebep olduğundan, biçme işi orakla yapılırdı. Tırpanla biçenler ayıplanırdı: “Ya …ya bak tırpanla biçiyor. Samanı yetmez, kış ortası ona buna saman almaya gider” derlerdi.
Fiğler elle yolunur ya da orakla biçilir; biçilen fiğler kökleri ve başları aynı yöne gelecek şekilde deste deste tarlaya bırakılır, birkaç gün sonra da yığın yapılırdı. Fiğlerin biçilmesi yaklaşık bir hafta sürerdi; fazla kurutulmadan, “ayva sarısı” haldeyken biçilirdi.
Fiğlerin ardından arpalar biçilmeye başlanır, orakla biçilirdi. Arpalarda genellikle kör (rastık) hastalığı görülür; hastalıklı taneler kaşlara sürüldüğünde kaşlar simsiyah, eller de kararmış olurdu. Aynı hastalık buğdaylarda da görülür, ayrıca buğdaylarda kınacık hastalığı da olurdu — kınacıklı başaklara dokunulduğunda eller kına yakmış gibi kıpkırmızı olurdu. Bu hastalıkların ilacının göztaşı veya bordo bulamacı olduğu bilinmezdi; kimyasal gübre de yoktu. Fiğlerde ise çiçek döneminde balsara hastalığı görülürdü. Tüm bu hastalıklar ciddi verim kayıplarına yol açardı ve üretim azlığı nedeniyle bu ürünlerin fiyatı yüksek olurdu.
Köyde arpa, buğday ve fiğin ölçü birimi **”yarım”**dı — bir yarım buğday 10 kg gelirdi; fiğ daha ağır, arpa ise daha hafifti. Fiğin biçilmesi yaklaşık bir hafta sürerdi. Aileler ya günlükçü tutar ya da “değişik” yapardı — bir gün senin tarlan, bir gün benim tarlam şeklinde karşılıklı yardımlaşarak hem sohbet edilir hem de iş görülürdü. Mehmet Özçelik’in ailesinin yaklaşık 150-200 küçükbaş hayvanı vardı; aylık kira karşılığında komşularının ve köyden diğer kişilerin koyunlarını da katıp çoban tutarlardı — çobanı aylık ya da yıllık ücretle tutarlardı. Bazı komşular güdü parası vermek yerine günlükçü olarak çalışırdı; bazı tarlalar ise “kesim” usulüyle, önceden belirlenen bir fiyata biçilmek üzere pazarlıkla verilirdi. Akşam olduğunda dede, önceden hazırladığı paraları günlükçülere dağıtırdı: “Oğlum, çalışanın parasını alnının teri kurumadan vermek gerekir” derdi.
Arpalar iyice kuruyunca biçilirdi — bu yüzden “arpanın akı, buğdayın yeşili makbuldür” denirdi; buğday arpa kadar kurutulmazdı. Arpalar orakla biçilir, başları ve kökleri aynı yöne gelecek şekilde deste yapılıp tarlaya bırakılır, kelleri içe kökleri dışa gelecek şekilde yığılırdı. Ardından buğdaylar biçilmeye başlardı — buğday taneleri çiğnenip taşla ezildiğinde unlanma oluyorsa, biçilme zamanı gelmiş demekti. Buğdaylar da orakla biçilir, kökleri de çıksın diye orakların keskinliği özellikle ayarlanırdı; toprakta mümkün mertebe bir şey bırakılmazdı. Buğday hasadı yaklaşık 10-15 gün sürerdi.
Tarlada en son tutamı biçen kişi, bu tutamı tarla sahibine götürüp bahşiş karşılığı teslim ederdi. Ev sahibi hemen börek yapar, birlikte yenirdi — buna “söğünden (son dem) böreği” denirdi. Hane sahibi, “son tutamı aldım, söğünden böreğini yedim” diyerek övünürdü; bu, hasat mevsiminin sona erdiğinin işaretiydi.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023