Tüm köylü olarak iki bayram kutlanır: Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı. Bayram kutlamaları, bayram hazırlıklarıyla başlar. Bayramdan bir hafta önce evin ihtiyaçları, büyüklerin ve çocukların giysileri alınır; bazen giysi yerine elbiselik kumaşlar alınıp köyün terzisine diktirilirdi. Köyün iki terzisi vardı; bu meslek babadan oğula sürdürülürdü. Hırcucuk adında biri köyün terzisiymiş; I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde askerlik yaparken terziliği öğrenip sivil hayatta da sürdürmüş. İsteyene elle, isteyene makineyle dikerdi; o dönemde köyün hacı hoca takımı makineyi “gavur icadı” sayıp makineyle dikilen elbiseyi giymeyi günah görerek elbiselerini elle diktirirlerdi. Hırcucuk’un Mehmet KAYA ve Mustafa KAYA adlı iki oğlu da babalarından görerek terziliği öğrendi. Mehmet’in ölümünden sonra oğlu Şaban KAYA terziliği sürdürdü; yazarın kendi terzisi de Şaban’dı.
1950’li ve 1960’lı yıllardan önce köylüler elbiseye para vermezdi. Siyah veya koyu kahverengi koyun yününden iplik yapılır, bu iplikler düzende dokunurdu. Dokumanın iki türü vardı: dört ayakçan (balık sırtı gibi desenli) ve iki ayakçan (desensiz). Düzenden çıkan kumaş hemen dikilmez, önce “tepilirdi” — bir taş ya da tahta üzerine serilir, üzerine azar azar sıcak su dökülerek iplikler görünmez, kumaş kalınlaşıp keçeleşene kadar ayakla çiğnenirdi. Tepilen kumaş daha dayanıklı ve sıcak tutardı; bundan ceket ve pantolon dikilir, pantolona şalvar, cekete de aba denirdi. Erkekler bellerine yün kuşak sarar, kadınlar da entarilerinin üzerine kuşak bağlayıp arasına elma, armut, şeker gibi yiyecekler koyardı. İç çamaşırı olarak kadınların kendi dokuduğu beyaz iplikten göynek ve don giyilir, üzerine yine kendi dokudukları şalvar giyilirdi. Erkekler alacadan gömlek (zubun), kadınlar alacadan entari giyer, bu alacayı da kadınlar kendileri dokurdu. Ayakkabı yerine, genellikle büyükbaş hayvanların kafa derisinden yapılan ve daha uzun ömürlü olan çarık giyilirdi.
Köyde yemeye, içmeye ve giymeye para verilmezdi; para sadece zenginlerde bulunurdu — buğday ve samanı kendine yetenlere “zengin” denirdi. Göynek, zubun ve entariler evin kadınları tarafından elde dikilir, çarıkları da aileden ya da komşulardan bilen biri yapardı. Elbisesi olmayanlar zenginlerin günlük elbiselerini bayramlarda giyerdi. 1950’li yıllarda kara lastik ayakkabılar çıkınca çarıklar terk edildi; 1960’lı yıllarda hazır kumaşlar yaygınlaşmaya başladı. Erkekler yalnızca şapkayı, kadınlar da baş örtüsü ve tülbenti parayla satın alıp yıllarca giyerdi. Yazar, çarık ve yün dokuma giymediğini, lastik ayakkabı ve kumaş elbise giydiğini, bazen hazır elbise alıp bazen kumaş alıp diktirdiklerini anlatır; köyün terzisi Şaban KAYA’ya bayramdan birkaç gün önce kumaşla gidilir, bir iki saat içinde ceket ve pantolon dikilip giydirilirdi. Pantolonun paçaları dar, uçları düğmeli ve cepleri geniş olana İngiliz Kilotu denirdi; bunu daha çok gençler ve orta yaş giyerdi, yaşlılar ise geniş paçalı şalvarı tercih ederdi.
Bayram haftası eve bayram şekeri alınır, bu şekerler bayram günlerinde misafirlere ve çocuklara ikram edilirdi. Çoğunlukla fındık büyüklüğünde yuvarlak beyaz Kaba Şeker alınırdı; şeker alamayan fakir aileler misafirlerine iğde, suda pişmiş deli bakla (eşek baklası) ya da kuru ahlat hoşafı ikram ederdi — bu ailelerin sayısı azdı. Birkaç zengin aile akide şekeri ikram ederdi; “falancaya gidelim, onlar akide şekeri verir” denirdi, zira o dönemde şeker değerli, akide şekeri daha da değerliydi. Bayram haftasında reçel, çay, kahve gibi eksik olan malzemeler de tamamlanırdı. Kadınlar bayramdan 4-5 gün önce yufka yazardı; yufka bayramlarda ekmek yerine yenir, börek yapımında kullanılırdı. Tek başına yapılması zor olduğundan en az dört kadınla imece usulüyle yapılırdı: iki kadın yufka açar, biri pişirene verir, biri de ocakta sacın üzerinde çevirerek pişirirdi. Evlerin ocak başı duvarları, Kuz Mahalle’de Şişoldu’nun alt, Alancık’ın üst tarafında bulunan Topraklık mevkiinden getirilen beyaz toprakla sıvanırdı; evin tüm odaları, avlusu ve çevresi temizlenir, odunlar hazırlanırdı. Bayramdan bir gün önce tıngırda un kahverengi olana kadar kavrulur — bu kavrulan una meyene denir ve köyü güzel bir koku kaplardı; meyene şekerli suyla karılıp siyaha yakın kahverengine dönüşünce Tosman Kara Helvası olurdu, bayram sofralarının vazgeçilmez tatlısıydı. Bayramdan bir gün önceki akşama kadar tüm hazırlıklar tamamlanır; Kurban Bayramı’nda ise akşamdan kurbanlıklara kına yakılır, kadınlar ve genç kızlar da ellerine kına yakardı.
Bayram sabahı erken kalkılırdı. Bayram namazından önce pınar ya da kuyulardan eve içme ve temizlik suyu taşınır; bu suyun Zemzem suyu olduğuna inanılır, getirmek ve içmek büyük sevap sayılırdı. Herkes en temiz ve yeni elbiselerini giyip camiye Bayram Namazı‘na giderdi. Namazdan sonra -havaya göre caminin içinde ya da önünde- bayramlaşma yapılırdı: köyün en yaşlısı başa geçer, yaşlılar başta gençler sonda olacak şekilde sıraya girilir, el öpülerek bayramlaşılırdı. Sırayla yaşlıların elini öpen en son dikilir, arkasından gelenler onun elini öperdi; böylece yaşlıdan gence doğru herkes birbiriyle bayramlaşmış olurdu. Bayramlaşma bitince mezarlık ziyareti yapılır, ölüler için Kur’an ve dua okunurdu; ardından herkes evine dönüp sabah kahvaltısını yapardı. Kurban Bayramı’nda ise kurbanlar kesilir, yüzülür, etler ve kemikler ayrılarak eve girerdi. Çocuklar en güzel elbiselerini giyer; naylon poşet olmadığından anneler çocuklarına topladıkları şekerler için bezden şeker cebi dikerdi. Çocuklar yaşlarına göre gruplaşıp posta oluşturur — genellikle 2-3 posta olurdu: delikanlılar ayrı, orta yaşlılar ayrı; bayramın son günü yaşlılar da ayrı bir posta kurup ev ziyareti yapardı. Kız çocukları, genç kızlar ve kadınlar da kendi postalarını oluşturup bayramlaşırdı. Evler sırayla, hiç atlanmadan gezilirdi — ev atlamak büyük ayıp sayılırdı; ancak köye ya da komşusuna zarar veren kişinin evi muhtar heyeti kararıyla ziyaret edilmez, bu cezaya Değnek Atlama ya da Komşu Körlüğü denirdi. Bu ağır bir cezaydı; böyle cezalandırılan bir aile köyü terk etmek zorunda kalmış, köy tarihinde buna benzer bir-iki ceza daha yaşanmıştır. Evler gezilirken köyün en üst başındaki Softalar Ailesi’nden başlanır, en alt baştaki Kaltaklar Ailesi’nde biterdi — “softalardan girdim, kaltaklardan çıktım” sözü buradan gelir. Büyüklerin elleri öpülür, onlar da çocukları heyecanla karşılayıp “bayramın mübarek olsun” derler, tanımadıklarına kimin çocuğu olduğunu sorarlardı. Şeker önceleri elden birer ikişer verilirken sonraki yıllarda tabakla sunulmaya başlandı. Köyün en zengin ve cömert evine -akide şekeri dağıttığı bilinen eve- büyük istekle gidilirdi; o evin sofrası hiç kalkmaz, bayramlaşmadan sonra orada yemek yenirdi. Rahmetli Yunus GÜLEÇ (Kel Yunus) misafirlere kaval çalar, gençler ve çocuklar oynardı; radyoların az olduğu o yıllarda kaval dinlemek büyük keyifti.
Kaynak:
BOLU SEBEN KIZIK KÖYÜ (MEHMET ÖZÇELİK)
İstanbul – 2023